Ara
Close this search box.

Eğitim ve Atatürk’ü Aşmak

Son zamanların pek de gözde konularından biri “Atatürk’ü aşmak” üzerine. Atatürk’ün eğitime verdiği önem ve yaptıklarından kısaca bazı örnekler vererek, onu aşmak konusunda nerede olduğumuzu yazımın sonunda siz değerli okurlarımızla paylaşacağım.

Tarih 13 Temmuz 1921’dir.

Yani kaderimizi tayin eden ve Türk milleti için bir ölüm kalım savaşı olan Sakarya Meydan Muharebesi başlamadan önce.

Düşman ordusu Polatlı yakınlarına kadar gelmiş, top, tüfek sesleri Başkent’den duyulur olmuştu. Kütahya, Eskişehir saldırıları tüm hızıyla devam ederken Ankara’da Meclis’in Konya ya da Kayseri’ye taşınması konuşuluyordu. Halk tedirgindi. Kimi vekiller ümitsizliğe kapılmışlardı.

Oysa Atatürk’ün aklında farklı sorunlar vardı. Büyük uğraşlar vererek kurduğu ve kısa sürede mucizeler yaratan düzenli orduyu giydirmek. Askerin karnını doyurmak. Silah, cephane bulmak, sahipsiz  mallara el koymak, demirci, dökümcü, nalbant, terzi, marangoz, doktor, hemşire bulmak. Binek hayvanı, araç, gereç bulmak ve tüm bunları yapabilmek için bir komisyon kurmak…

İşte tam bu karmaşık olayların yasandığı, düşmanın kapıda olduğu sıcak günlerdir. Misafir geldiğinde ikram etmek için kahve bulamayan Mustafa Kemal Atatürk Meclis’deki odasında çalışmaktadır. Kapı çalar ve Hamdullah Bey içeri girer.

“Paşam” der. “Mazhar Müfit Bey’in Başkanı olduğu Öğretmenler Derneği Eğitim Kurulu bir kaç gün içinde burada toplanacak. Ancak Fevzi Paşa’yla konuşunca tereddüte düştüm. Savaşın yoğun olduğu bu dönemde toplantı yapmak doğru olmayacak. Uygun görürseniz erteleyelim.”

Atatürk tebessüm eder:

“Hayır Hamdullah Bey” der.

“Cehaletle savaşı düşmanla savaştan daha az önemli değil ki! Toplantıya katılacağım ve konuşacağım.”

Onun eğitime verdiği önem, daha güzel nasıl anlatılabilir ki?
Olanaksızın gerçek olduğu Büyük Zafer’den sonra da Mustafa Kemal Atatürk öğretmenlere şöyle seslenir:

“Hanımlar, Beyler! Memleketimizin en bayındır, en güzel yerlerini üç buçuk yıl kirli ayaklarıyla çiğneyen düşmanı yenilgiye uğratan zaferin sırrı nerededir, bilir misiniz? Orduların yönetiminde ilim ve fen ilkelerini rehber kabul etmektedir. Milletimizi yetiştirmek için asıl olan okullarımızın, üniversitelerimizin kurulmasında aynı mesleği takip edeceğiz. Evet, milletimizin siyasi, sosyal hayatında, milletimizin düşünce eğitiminde de rehberimiz ilim ve fen olacaktır. Okul sayesinde, okulun vereceği ilim ve fen sayesindedir ki Türk milleti, Türk sanatı, ekonomisi, Türk şiir ve edebiyatı, bütün güzelliğiyle meydana çıkar.”

En iyi yetişmiş ve okumuş nesillerin Trablusgarp’dan Çanakkale’ye, Sarıkamış’tan Sakarya’ya kadar yok edilmiş olduğunu, Cumhuriyet kurulduğunda okuma-yazma oranının sadece %3 civarı olduğunu düşünerek gelecek kuşakları yetiştirecek öğretmenlerin, doktorların, mühendislerin, sanatçılar, yazarlar, bilim adamlarını yani Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğini oluşturacak kuşakların yetiştirilmelerinin destansı öyküleri, bugün de, yarın da, kuşaklardan kuşaklara aktarılmalıdır.

Askerde okuma-yazma öğrenen başçavuşları köylere gönderip halka okuma-yazma öğrettiren Mustafa Kemal Atatürk bir başka olanaksıza daha el atar. Son derece kısıtlı bir bütçesi olan genç Cumhuriyet’in geleceği için tüm yurdu tarayarak, duyurularla, sınavlarla tam 750 başarılı genç saptar. Her birinin ilgi alanları, ders notları ve sınav sonuçlarına tek tek ve bizzat bakarak notlar alır.

Pekiyi ya sonra ne yapar? İşte ‘sonra ne yaptığını’, o günleri ve o deneyimi bizzat yaşayan bir kişinin anılarından dinleyelim:

“Avrupa’ya talebe yollanacaktır. Allah! Allah!.. Lozan yapılmış ama, henüz tasdik olmamış. Memleket her köşesinden, bucağından kanıyor. Harabe içinde. Düşman tahrip etmiş. Avrupa’ya talebe göndermek, lüks gibi gelen birşey… Gidelim bari kaderimizi deneyelim. İşte Necip Fazıl, Burhan Ümit’lerle beraber, o yüzelli kişi arasından onbir kişi seçilmişiz. Nereye gideceğimizi bize sordukları zaman, dedik ki: ‘Hükümet nereyi isterse!’ Bilhassa Atatürk acaba birşey ister mi?

sadi_irmak
Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak

Benim, naçizane adımın kenarına, ’Berlin Üniversitesi’ne gitsin’ diye yazmış. Artık başka yer hatıra gelebilir mi? Yola çıkacağım. O zaman uçak filan yok. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Haydarpaşa’ya geldim. Karşıya geçtim, elimde tahta bir bavul, içinde üç parça eşya. Vakit geldi, Sirkeci Garı’ndayım; ama kafam çok karışık. Korkuyorum. Dil bilmem, iz bilmem. Gitsem mi, kalsam mı? Beni orada unuturlar mı? Para yollarlar mı?

Tam vazgeçtiğim, döndüğüm sırada bir müvezzinin ismimi çağırdığını duydum: ‘Mahmut Sadi! Mahmut Sadi! Bir telgrafın var.’

Şaşırdım, Mahmut Sadi bendim ama benim burada olduğumu kim biliyordu ki!

‘Benim’ dedim.

Telgrafı açtım, aynen şunlar yazıyordu:

‘Sizleri bir kıvılcım olarak yolluyorum, hepiniz ateş gibi, alevler olarak geri dönmelisiniz.
İmza: Mustafa Kemal

Okuyunca biraz önce düşündüklerimden olağanüstü utandım. ‘Olur mu böyle bir şey? 11 öğrencinin nerede, ne zaman, ne düşünebileceğini hesap edebilen bir lider, dünya lideri olmasın da ne olsun!’

Yıl 1923, biz evimizde bir çocuğumuzun huyunu değiştiremiyoruz, bir huyunu. Tüm ülkenin huyu değişiyor. ‘Şimdi gel de gitme, git de çalışma, dön de bu ülke için canını verme’ dedim.

Düşünün 1923’te o kadar işinin arasında 11 öğrencinin nerde, ne zaman, ne hissettiğini sezebilen, ona göre telgraf çeken bir liderin önderliğinde bu ülke için can verilmez mi?

Gittim. Çok başarılı oldum. Ülkeme alev olarak döndüm. Önce İstanbul Üniversitesi Genel ve Beşeri Fizyoloji Enstitüsü’nü kurdum. Kürsü başkanı oldum.

Daha sonra ülkemin başbakanlığını yaptım.

Ben kim miyim?

Ben sadece iki satırlık bir telgrafın yarattığı bilim adamı Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak’ım.”

Oturdukları yerden durup durup seslerini yükselterek, “Atatürk’ü aşın, aşın Atatürk’ü, aşın, aşın” diyenleri duyduğum her an, yerimden fırlıyorum, ben de sesimi yükseltiyorum ve duyabilecekleri bir tonda ve kararlılıkta ben de onlara sesleniyorum:

“Aflacağız elbet, aşmasına aşacağız ama” diyorum ve sözümün gerisini de getiriyorum:

“Aşabilmemiz için ona önce ulaşabilmemiz gerekiyor… Biz hala yaklaşamadık ki, kalkıp bir de ona ulaşabilmekten, onu aşabilmekten söz edebilelim…”

9

İşte, ulusal gerçeğimiz:

En önümüzde gidenlerin bile yüzlerce yıl önünde ilerliyor Mustafa Kemal Atatürk.

Aşacağız onu, aşacağız da… Bu rüyamızdan önce, ona yaklaşabilmek rüyamızı gerçekleştirmemiz gerekiyor ki… İşte ulusal sorunumuz
da bu…

 

Bu yazıyı paylaş:
Facebook
Twitter
LinkedIn
Kaya Boztepe

Kaya Boztepe

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir