Ara
Close this search box.

Amerika 2026’da, Atatürk 1930’da!

Sene olmuş 2026 ve dünyanın en güçlü ülkelerinden biri olan Amerika’da bir ilk yaşanıyor. İncil Kuşağı olarak bilinen, Cumhuriyetçi Parti’nin en güçlü olduğu bazı muhafazakâr eyaletler de dâhil olmak üzere, ilk kez bazı kadınlar vali seçiliyor. Üstelik bu kadınlar arasında siyahiler ve yerliler de var. Bazı bölgelerde siyahi ve Müslüman siyasetçilerin seçim kazanmasının şaşkınlığı yaşanırken kadınların da bu başarılara ortak olması, Amerika’nın birçok eyaletinde hayret ve tepkiyle karşılanıyor.

İş için Amerika’nın Teksas eyaletindeydim. Ders arasında kahve almak için kafeteryaya doğru yürürken asker emeklisi eski bir dostumu gördüm. Bana merhaba bile demeden, “Rezilliği görüyor musun? Teksas’ta artık İspanyol asıllı bir kadın valimiz var. İnanabiliyor musun, bir kadın! Bizi bunlar mı yönetecek?” dedi.

Cehalet dünyanın her yerinde aynı.

İşte bu olay bana ne kadar kıymet bilmez bir toplum hâline dönüştüğümüzü gösteriyor.

Neden?

Siz Türkiye’de hiç etnik kökeni yüzünden ayrımcılığa uğrayan, başkalarıyla aynı otobüse veya arabaya binemeyen, aynı lokantaya gidemeyen, aynı okulu, aynı sınıfı paylaşamayan, hatta aynı tuvaletleri bile kullanması yasak olan birini gördünüz mü?

Oysa Amerika Birleşik Devletleri’nde yakın tarihe kadar durum böyleydi.

Genç Cumhuriyet ise insanları kökeni, inancı veya cinsiyeti yüzünden ayırmadı. “Ne mutlu Türk’üm diyene!” derken amaç kimsenin kafatasını ölçmek değildi. Kendisini bu ülkeye ait hisseden, aynı ülküleri paylaşan, kökeni, dini, dili ve cinsiyeti ne olursa olsun kendisini Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak gören herkesi baş tacı etti. Herkese kanun önünde eşit ve adil davrandı.

Hele bir de kadınlar konusu var ki dünyaya örnek oluşturdu.

Türk kadını seçme ve seçilme hakkını kullanırken Fransa, İtalya, Belçika ve İsviçre gibi ülkelerde kadınların henüz böyle bir hakkı yoktu.

Atatürk mucizesini anlamak için bu gerçeği görmek bile yeterlidir. 2026 yılında Amerika’da yaşananları gördükten sonra Atatürk’ün 1930 yılında söylediklerine bakalım:

“Şuna inanmak lazımdır ki dünya üzerinde gördüğümüz her şey kadının eseridir. Türk kadınının dünya kadınlığına elini vererek dünyanın barış ve güveni için çalışacağına emin olabilirsiniz.”

Atatürk’ün bunları söylediği dönemde İngiltere’de protesto yürüyüşü yapan kadınların ellerindeki pankartlarda, “Bizim Türk kadınından neyimiz eksik?” yazıyordu.

Yüreğinin üzerine bebeğini koyup yağan yağmurda ıslanmasın diye yorganıyla top mermisinin üzerini örterek Ankara’ya taşıyan, Millî Mücadele’nin olmazsa olmazı kadınlardı.

Osmanlı’nın özellikle Yükseliş Dönemi sonrasında Araplaşmaya başlayan zihniyetiyle birlikte kadınlar geri plana itilmeye başlandı. Selçuklu ve Osmanlı’nın ilk dönemlerinde günlük yaşamın içinde, erkeklerle yan yana olan kadınlar, özellikle devletin son yüzyıllarında neredeyse tümüyle erkeklerin arkasına itildi.

Oysa kadınların etkin olduğu bir dünyanın, bir medeniyetin nasıl olacağını herkes tahmin edebilir. Örneğin Meclis’te, yargıda ve bürokraside çoğunluk erkekler yerine kadınlarda, gençlerde, analarda olsaydı çok farklı bir Türkiye olurdu.

Genç Cumhuriyet’in kurucusu Sarı Paşa, bu gerçeğin farkındaydı.

Onun döneminde insanlar gördüklerine, yaşadıklarına inanamadılar. Yoktan var edilen bir orduyla dünyaya kafa tutarak bağımsızlık mücadelesi veren bu ülkede hiçbir başarı kolay kazanılmadı. Olayları incelediğinizde hepsi ayrı bir mucize aslında…

Yokluktan çıkan Türkiye Cumhuriyeti, komşularıyla son derece iyi ilişkileri olan, dünya devletlerinin saygı duyduğu ve ilişkilerini geliştirmeye çalıştığı, otomotiv ve uçak sanayisine sahip bir ülke hâline geldi.

Şahsi çıkarlar hiçbir zaman birinci sırada değildi. İlk sırada ülke ve dayanışma vardı. İdealist insanlar onurlu, dürüst ve umut doluydu. Yurdun dört bir yanına dağılmış, ülkenin ve halkın daha iyi bir duruma gelmesi için çırpınıyorlardı.

Büyük gelir farklılıkları yoktu. Zengin sayısı azdı. Zaten parası olanın parasını göstermesi görgüsüzlük olarak algılanırdı. İnsanlar zengin değildi ama rahat ve keyifli bir hayatları vardı. Sevgi ve saygı vardı. Radyolar, tiyatrolar, kültürel faaliyetler vardı. Okumak isteyen okuyabiliyordu.

Daha Cumhuriyet’in ilk yıllarında Halkevleri ve onları takip eden Köy Enstitüleri ile yaygın eğitimin temelleri atılmıştı.

Atatürk’ün ölümünden sonra bu ülkülerden ve değer yargılarımızdan önce yavaş yavaş, sonra da hızla uzaklaşmaya başladık.

10 Kasım’da ne yapacağız? Ben bunu düşünüyorum.

Oturup bu hatıralarla mı avunacağız, yoksa yeniden küllerimizden doğarak mücadeleye mi başlayacağız?

Hak verilmez, alınır. Ve her ülke layık olduğu yönetim şekliyle yönetilir.

Bu yazıyı paylaş:
Facebook
Twitter
LinkedIn
Kaya Boztepe

Kaya Boztepe

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir