NATO toplantısıyla beraber gündeme tekrar taşınacak başka bir konu var.
Heybeliada Ruhban Okulu!
Çoğu kimse bunun ne anlama geldiğini ve sakıncalarını bilmiyor.
Öncelikle bu okulun açılması Lozan Anlaşmasına aykırıdır. Sebebi ise zaten sayıca son derece az olup papaz ihtiyacı sınırlı olan cemaatin ihtiyacı veya inanç özgürlüğü değil, ardında yatan tehlikeli plandır. Patrikhane, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı özel statü veya tam özerklik peşindedir. Bu, Türkiye’de Müslümanlara bile tanınmayan bir ayrıcalık anlamına gelir. Siz bakmayın bugüne kadar gelmiş geçmiş en kötü ‘’Milli Eğitim Bakanı’’ Yusuf efendinin ‘’sizin tarikat, bizim STK dediğimiz kuruluşlar’’ lafına! Onun yaptıkları ve söylemleri laik Cumhuriyet ve ülkenin kuruluş felsefesine aykırıdır. Daha ‘’Cemevi ibadethane midir’’ sorusuna bile cevap veremeyen bu iktidar büyük bir yanılgı içindedir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve laiklik ilkesi gereği, din eğitimi devlet denetiminde olmalıdır. 1971’deki Anayasa Mahkemesi kararıyla tüm özel yüksekokullar devlet (YÖK) denetimine alınmıştı. Ruhban Okulu, Patrikhane’nin bu denetimi kabul etmemesi üzerine kapatılmıştır. Aksi halde hukuken, diğer tarikat veya diğer gruplara da özel medrese veya ilahiyat okulu açıl ması talep edilebilir. Bu, eğitim birliğinin bozulması ve laik devlet felsefesinin çökmesi anlamına gelir.
Fener Rum Patrikhanesi’nin ekümeniklik iddiası ise devlet İçinde devlet olmak anlamına gelir. Türkiye, Lozan Antlaşması’na göre Patrikhane’yi sadece İstanbul’daki Rum azınlığın dini lideri olarak tanır, ekümenik (uluslararası) statü vermez. Okulun açılması, Patrikhane’nin 300 milyon Ortodoks üzerindeki iddialarını güçlendirir. Okul, sadece yerel Rum cemaati için değil, uluslararası bir ruhban okulu olarak işlev görüp, yabancı öğrenciler, hocalar ve etkinlıkler ile diplomatik ve siyasi bir güç haline gelir. ABD, AB, ve Yunanistan üzerinden Türkiye’ye baskı aracı olur. Yabancı uyruklu din adamları yetiştirme projesi denetim dışı kalırsa istihbarat faaliyetleri, propaganda veya jeopolitik etki merkezi olur. Osmanlı zamanında uygulanan bu misyonerlik ve ayrılıkçı politikalar, imparatorluğunun çökmesindeki ana sebeplerden biridir.
Bütün bunların dışında Yunanistan’daki Türk/Müslüman azınlığa uygulanan kısıtlamalar müftü seçimi, okullar ve vakıflara yapılan baskılar devam ederken Türkiye’de Rum azınlığa böylesi denetimsiz ve gereksiz bir imtiyaz verilmesi zaten adil değildir.
Türkiye’de azınlık hakları Lozan anlaşması ile ile korunur. Hiç bir kuruluşa tam özerklik verilmez, verilemez. Konu inanç özgürlüğü veya azınlık hakkı değil, hukuki emsal yaratma, egemenlik kaybı ve laik yapının erozyonudur. Atatürk’ün ‘’harici ve dahili bedhahlar’’ söyleminin altını çizerek bir kere daha okumak ve onun gösterdiği yoldan ilerlemek boynumuzun borcu olmalıdır.